Namaz Nedir ?

yorumsuz
465 views

Namaz Nedir ?

NAMAZ HAKKINDA BİLİNMESİ GEREKENLER

Allah’ın varlık ve birliğini bilip kabul ettikten sonra gelen farzların en büyüğü ve önemlisi namazdır. İman esaslarını kabul edip, İslâm dairesi içerisine giren her müslümanın yerine getirmesi gereken görevlerin, farzların başında namaz gelir.

Namaz, sözlükte dua etmek, hayır duada bulunmak demektir. Kelime olarak dilimize Farsça’dan geçmiştir. Arapça’sı “salât”tır.

Namaz, Rasûlullah’ın (s.a.v.) ifadesiyle dînin direği olan eşsiz bir ibadettir.

Namaz hayatımızı bütünüyle kuşatan bir ibadettir. Günlük (beş vakit namaz), haftalık (cuma namazı) ve yıllık (iki kez kılınan bayram namazları ve yılda bir ay kılınan teravih gibi) eda edilecek çeşitleri vardır.

Ayrıca vefat eden kimseye dua mâhiyetinde kılınan, farz-ı kifâye değerinde bir de cenaze namazı vardır.İnanan bir insanın namaz kılmamasının hiçbir haklı mazereti olamaz.

Hz. Câbir (r.a.), Rasûlullah’ın (a.s.) şöyle söylediğini işitmiştir:

Namaz Nedir,Namaz Hakkında Bilinmesi Gerekenler
Namaz Nedir,Namaz Hakkında Bilinmesi Gerekenler

“Kişiyle şirk ve inkarcılık arasında namazın terki vardır. ”

Bu ifade şu anlama gelir: Namaza devam edişi, kişinin inkâra veya şirke düşmesine engel olur. Çünkü kıldığı namaz, onu bunlar başta olmak üzere her türlü kötülükten alıkoyacaktır. Namazı terk ettiğinde ise onunla şirk arasında herhangi bir engel kalmamış olacaktır.

İşte bu yüzden, namazını unutarak, uykudan uyanamayarak veya tembellik (ihmal) yüzünden zamanında kılamayan kimse onu mutlaka daha sonra kılmalı, yani namazın kazasını yapmalıdır.

İslâm öncesi semâvî dinlerde ve onlara mensup ümmetlerde de namaz emri vardı. Hz. İsmail, Zekeriyya ve İbrahim peygamberler ile Hz. Meryem’den bahseden âyetlerden bunu öğrenebiliyoruz.

İslâm’ın ilk yıllarında sabah ve akşamleyin kılınan iki rekâttan ibaret olan namazın, hicretten önce mîrac gecesinde farz kılındığı, sağlam hadislerle sabittir. O gece öncelikle elli vakit olarak farz kılınan namaz, Peygamberimizin (a.s.) dua ve istiğfarı, Allah’a yakarması neticesinde günde beş vakit olarak emredilmiştir.  İslâm ümmeti, bir gün ve gecede beş vakit namazın farz olduğu konusunda görüş birliği içindedir. Bu konuda çok açık ve kesin hadis-i şerifler vardır.

Kur’an’ın hemen başında takva sahiplerinin en belirgin özellikleri arasında, onların gereği gibi namaz kılan kimseler olduğu ifade edilir.  Bir başka âyet meâli şöyledir:

“Mü’minler o kimselerdir ki, Allah anıldığı zaman yürekleri ürperir. Kendilerine Allah’ın âyetleri okunduğu zaman, onların imanlarını artırır. Ve yalnız Rablerine tevekkül ederler. Onlar namazlarını dosdoğru kılan ve kendilerine rızık olarak verdiğimizden harcayan kimselerdir.”

Cenab-ı Hak, bizlere günün belli vakitlerinde kendisini özel olarak anmamızı emrediyor: “Rabbini içinden, yalvararak ve O’ndan korkarak, yüksek olmayan bir sesle sabah ve akşam an. Sakın gafillerden olma!”  Namaz ise O’nu anmanın en güzel şekillerinden biridir.

Müminlerin sayılamayacak kadar güzel hasletleri vardır. Rablerine olan sevgi ve aşklarının, O’nun için yaptıkları secdelerinin izleri simalarında nûranî ve Rahmanî eserler meydana getirir. Örnek mü’minler Fetih sûresi 29. âyette şöyle anlatılırlar:

“Onları rukûya varırken, secde ederken görürsün. Allah’tan lütuf ve rıza isterler. Yüzlerinde secdelerin izinden nişaneleri vardır.”

İnanan kullar, Allah’ın zikrinden uzak oldukları zaman, şu âyette belirtildiği şekilde taş gibi katılaşmış olacaklarını da bilirler:

“Allah’ın zikrinden uzak kaldıkları için kalpleri katılaşmış olanlara yazıklar olsun! Onlar apaçık bir sapıklık içindedirler.”

Namazsız bir hayat düşünülemez. Çünkü o, hayatımızı bütünüyle kuşatan bir ibadettir. Namazın günlük (beş vakit namaz), haftalık (cuma namazı) ve yıllık (senede iki kez kılınan bayram namazları ve yılda bir ay kılınan teravih namazı gibi) eda edilecek çeşitleri vardır. Ayrıca vefat eden kimseye dua mâhiyetinde kılınan, farz-ı kifâye değerinde bir de cenaze namazı vardır.

Namaz o derece önemli bir ibadettir ki, bir özür olmaksızın namazın kazaya bırakılması, büyük günahlardandır. Hiçbir kaza namazı, vaktinde kılınan namaza fazilet ve sevap açısından denk olamaz. Namazları mutlaka vaktinde kılmak gereklidir.

Namazı bilerek veya tembelliği (ihmali), gafleti yüzünden vaktinde kılamayan kimse, günahkâr olur, bu namazı kaza etmesi lâzımdır. Hz. Peygamber (Sallâllahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur:

“Sizden biri, uyku veya gaflet sebebiyle bir vakit namazım kılmazsa, hatırladığında onu kılsın. Çünkü Allah Teâlâ “Ben’i zikretmek için namaz kıl!” buyurmuştur. ”  Bir diğer hadis de şudur: “Bir kimse bir namazı unutursa, hatırladığı zaman onu kılsın, namazın bundan başka keffâreti yoktur. ”

Ayrıca namazı özürsüz kazaya bırakmanın günahı, o namazı kaza etmekle kalkmaz, ayrıca tevbe ve istiğfar etmek şarttır. Çünkü sadece meşru bir özür sebebiyle

namaz, kazaya bırakılabilir. Uyku veya unutma gibi bir özür sebebiyle namazı geçiren kimse, günahkâr olmaz.

Asr-ı saadette Peygamberimiz’in (a.s.) başından geçen namazı vaktinde kılamama ve bunun kazasını yapma hâdiseleri, uyuyakalma ve -Hendek savaşında olduğu gibi- kılacak ortam bulamama durumlarından ibarettir.

Yüce Rabbimiz, Kur’an-ı Kerîm’de namazın fonksiyonu ve bizler için ne anlam taşıdığına yönelik şöyle buyurur:

“(Rasûlüm!) Sana vahyedilen Kitab’ı oku ve namazı kıl. Muhakkak ki, namaz, hayâsızlıktan ve kötülükten alıkoyar. Allah’ı anmak elbette ibadetlerin en büyüğüdür. Allah yaptıklarınızı bilir.”

Konumuza devam etmeden önce şöyle bir düşünelim:

Yaratıcımız olan Yüce Allah, varlığı hiçbir sebebe bağlı olmayan, sadece kendi zatının gereği olan yegane varlıktır. Kendisi hiçbir şeye muhtaç değildir, ama her şey kendisine muhtaçtır. O, yaratıklarının bütün işlerine müdahale etme hakkına sahiptir. Her şeyi insan için yaratan, insanın hizmetine sunan, insanlığı sadece kendisine kulluğa çağıran O’dur. Hayatın bütün alanlarında kendisine başvurulması gereken ve insanla ilgili her şey için ayrı ayrı prensipler ortaya koyan yine O’dur. Bize gökyüzünü tavan, yeryüzünü döşek yapan, yağmurları yağdıran, rüzgarı gönderen, insana akıl, fikir ve şuur veren de yine O’dur.

İnsan ise, Allah tarafından mahlukâtın en şereflisi olarak yaratılan, rûhunu Allah’tan, cismini topraktan alan mükemmel bir yaratıktır. Rûhunu Allah’a bağladığı ölçüde ulvileşebilen, aklını nefsine ve şehvetine teslim ettiğinde de aşağılaşan bir varlıktır. O, Allah’a kul olma ve olmama hususunda irade sahibi olan, seçme hürriyetine sahip tek varlıktır.

İşte bu şartlar altında insanı yaratan Allah (c.c.) onu başıboş bırakmadığını şöyle dile getiriyor: “Yoksa insan başıboş bırakıldığını mı zannediyor?”

Yine Kur’an’ın belirttiği üzere  insanın yaratılış gayesi, Allah’ın emir ve yasaklarına mutlak manâda itaat demek olan ibadettir. İbadetin mutlak manâsı ise kayıtsız şartsız Allah’ın emirlerini yerine getirmek, yasaklarından kaçınmaktır. Kısaca Allah’ı Rab olarak tanımaktır.

İbadet, hayatın tamamının kullukla geçmesi demektir. Hayatımızın her anı Rabbimize kulluk şuuru içinde geçtiği zaman Rabbimize karşı olan görevlerimizi yapmış oluruz. Rabbimizin: “Sana ölüm gelinceye kadar Rabbine ibadet et!”  hitabı, hiç hatırımızdan çıkmamalı. Kulluk şuurunu kaybetmeyen insan Rabbinin huzurunda olduğunu bir an bile aklından çıkaramaz. Bunun sonucunda da günahlara yönelmesi sözkonusu olmaz. İşte, insanın Rabbiyle sürekli irtibatını sağlayan en önemli ibadet NAMAZ’dır.

Hikmetin başı Allah korkusu, ibadetlerin başı da namazdır. Çünkü “Dinde namaz, vücutta baş gibidir.” Başsız vücudun ayakta dolaşması ne kadar imkânsız ise, namazsız dinin ayakta durması da o kadar abestir. Dini ayakta tutan namaz, Rasûlullahin (s.a.v.) namazı gibi ikame edilen namazdır. Günde en az beş defa Rabbimizin huzurunda durmamız, her zaman O’nun emirlerine hazır olduğumuzun en önemli göstergesidir.

Ebu Hüreyre’den (r.a.) nakledildiğine göre Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyuruyor: “Kulun Kıyamet gününde amelinden hesaba çekileceği şeyin ilki namazıdır. Eğer namazı iyi çıkarsa kurtulur ve umduğuna kavuşur. Eğer kötü çıkarsa zarar eder ve hüsrana uğrar. Eğer farz namazlarından biraz eksik kalırsa, aziz ve çelil olan Rab: “Bakınız kulumun nafile namazı var mı ki, farz namazlardan eksik kalan kısım onunla tamamlanmış olsun!” buyurur. Sonra diğer amellerinden de bu şekilde hesaba çekilir. ’

İşte bu önemi taşıyan namaz, farz kılınan ilk ibadettir. Kur’an’da birçok yerde mü’minlere Allah’ın birliğinden hemen sonra, hatta bizzat tevhid ile bir arada namaz emredilmektedir. Çünkü tevhidden sonra Allah’a namazdan daha sevimli bir ibadet yoktur. Allah (c.c.), “İman eden kullanma söyle, namazı gereği gibi yerine getirsinler,” buyuruyor.

Mü’minlerin özelliğini anlatan bir âyet-i kerimede de “Onlar, Kitab’a sımsıkı sarılırlar, namazı ikame ederler, elbette biz böyle iyiliğe çalışanların mükâfatını zayi etmeyiz,”  buyurulmaktadır.

Peygamberimiz’in (s.a.v.) uygulaması da böyle olmuştur. 0 önce tevhid akidesini insanlara aşılamış, sonra da namazı insanların hayatına yerleştirmiştir. Üstelik bu namazı, tebliğ ettiği dinin alâmeti kabul etmiştir.

Hz. Muaz (r.a.) anlatır: Rasûlullah (s.a.v.) beni Yemen’e gönderdi. Buyurdu ki; “Gerçekten sen Ehl-i Kitap’tan bir kavme gidiyorsun. Onları Allah’tan başka ilah olmadığına, benim de Allah’ın Rasûlü olduğuma şehadete davet et. Eğer buna itaat ederlerse, kendilerine bildir ki Allah onlara her gün ve gecede beş vakit namaz farz kılmıştır… ”

Allah Rasûlü (s.a.v.), sahabeden Muaz’ın o topluluğa, îmanın hemen arkasından namazı emretmesini istemekle namazın önemini açıkça ortaya koyuyor. Hayatımıza tesir etme bakımından en büyük etkene sahip olan ibadet namazdır. Şayet hayatımızı namazlarımıza göre düzenlersek, kıldığımız namaz gerçek hedefine ulaşmış demektir. Bir kişinin nasıl namaz kıldığı, yaşadığı hayat tarzından belli olur.

İşte hayatı etkisi altına alacak olan bir namaz, huşû içerisinde kılınan namazdır. Niçin kıldığının bilincinde olarak, huzurunda iken okuduğu Kur’an âyetleriyle Allah’a ne gibi sözler verdiğinin şuuru içerisinde, samimî ve kalpten kılınan bir namaz, huşû içerisinde kılınan ve yukarıda değindiğimiz Ankebût sûresi 45. âyetin ifadesiyle kişiyi kötülüklerden alıkoyan namazdır.

Allah (c.c.) “Gerçekten mü’minler kurtuluşa ermiştir. Onlar ki namazlarında huşû içerisindedirler,”  buyuruyor.

Bu âyet-i kerimede ebedî kurtuluşa ulaşacak mü’minlerin birinci özelliklerinin, namazlarına titizlik göstermeleri ve samîmiyet içerisinde Allah’ın huzurunda dîvan durmaları olduğu belirtiliyor. Yani, kurtulmak isteyen bir kimseye mü’min olmak yetmiyor. Aynı zamanda namaz kılması ve diğer görevlerini yerine getirmesi gerekiyor. Namaz kılması da yetmiyor, huşû içerisinde usûlüne uygun olarak namazını ikame etmesi gerekiyor.

Huşû, tertemiz bir kalple Allah’ın huzurunda saygıyla bulunmaktır. Kalple ve bedenle Allah’ın huzurunda tam bir teslimiyet göstermektir.

İbadetlerin Allah katında makbul olabilmesi, eda edilişleri esnasındaki ruh huzuruna ve haşyet duygusuna bağlıdır. İhlâs ve samimiyetle, huşû içerisinde kılınan namaz, Allah Rasûlü’nün (a.s.) kıldığı ve bizden kılmamızı istediği namazdır. Bu ise herhalde, Allah’a (c.c.) duyulan saygının getirdiği yüceltme hissi ve O’nun büyüklüğünü idrak edip, O’na karşı gelmekten kaçınma duyguları ile izah edilebilir. İnanan insan zaten Allah’ın huzurunda korku ile ümit arasında bir konumda bulunmalıdır.

Huşû kelimesi ayrıca Allah’a gönülden boyun eğerek O’nun huzurunda bulunmayı, acziyet ve alçak gönüllülük içerisinde kalbin titremesini ve tüylerin ürpermesini ifade eder. Huşû, aslı kalpte fakat belirtileri bedende olan bir eylemdir. Kalbin huzur ve saygıyla dolması, bedenin de sakin ve hareketsiz olmasıdır. Kalbin Allah’ı zikirle huzur bulmasıdır. Çünkü kalpler ancak Allah’ı zikretmekle huzur bulur. Allah (c.c.) şöyle buyurur. “Dikkat edin. Kalpler ancak Allah’ı zikretmekle tatmin olur.”

Mukaddes kitabımız Kur’an-ı Kerim şu âyetiyle namazımızda ve hayatımızda huşû içerisinde olmamızı istiyor:

“İnananlar için, kalplerinin Allah’ın zikrine ve Hak olarak indirilene husû duyma vakti halâ gelmedimi?”

Huşû ile kılınan namazda kişi tevazu ile Rabbine boyun eğerek, bedeni hareketlerle yaptıklarını kalbiyle tasdik eder. Namazın rüku ve secdesi, özellikle de kıraati kişiyi huşû içerisinde olmaya sevk eder.

Allah için ikame ettiğimiz namazımızda dünyevi istek ve arzularımızdan uzaklaşmıyor ve Allah’tan başka şeylerle irtibatımızı söküp atamıyorsak, namaz dışındaki hayatımızda da bunlardan kurtulamayız. Günlük yaşantısında Rabbiyle irtibatım sağlamayan kimse, namazda da istenildiği manâda Allah ile irtibatını sağlayamaz.

Demek oluyor ki, huşû içinde kılınan namazın birinci özelliği, kişiyi çirkin, fena ve kötü şeylerden alıkoymasıdır.

Namaz, mü’mini sadece kötülüklerden uzaklaştırmakla kalmaz, aynı zamanda onun hayatını iyilikler üzerine bina eder. Yalnız Allah için namazını ikame eden bir mü’minin, Allah’ın haram kıldığı ve münker / kötü, zararlı saydığı şeylerden uzak durması kaçınılmazdır. Namazı kılan kimse şahsiyetini korumak için namazda okudukları ile ters düşmemeye özen gösterir.

Örneğin, Fatiha Sûresi’ni okurken, günde ortalama kırk defa “Yalnız Sana kulluk ederiz, yalnız Sen’den yardım dileriz,”  diyen ve bunun bilincinde olan bir kimse, hayatında bir an bile başkasına kulluk etmeyecek, başkası adına iş yapmayacaktır.

Bizim de namazla hayatımızı birleştirerek, hayatımızı namaza göre ayarlama mecburiyetimiz vardır. Böyle hareket ettiğimiz zaman kötülüklerden ve manevi pisliklerden de temizlenmiş oluruz.

Rasûlullah (s.a.v.): “Söyleyin bakalım, birinizin kapısının önünden bir nehir aksa ve o, günde beş defa bu nehirde yıkansa, vücudunda kirden bir eser kalır mı?” deyince, Ashab: “Hayır, onun üzerinde hiçbir şey kalmaz,” demişlerdir. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.v.); “İşte beş vakit namazın misali budur. Onlarla Allah günahları yok eder, ”  buyurmuştur.

Hz. Peygamber’in (s.a.v.) namazına şöyle bir göz atacak olursak, şu tabloyla karşılaşırız:

O’nun namazı toplumdaki güç ve kötülük odaklarını tehdit ediyor, onların düzenlerinin temeline dinamit koyuyordu. Bu sebeple Ebû Cehil, Hz. Peygamber’in (s.a.v.) mübarek başlarına secdede iken bir şeyler koymaya çalışıyor, O’nu rahatsız ediyordu.  Bunu Kur’an şöyle haber verir: “Namaz kılarken bir kulu (Muhammed’i) men edeni gördün mü?”

Demek ki O’nun namazı müşrikleri tehdit ediyor, onların bu dünyada ve âhirette rezil olacaklarını haber veriyordu. 0, namazıyla müşriklerin putlarına saygı göstermediğim, onların büyüklüğünü tanımadığım ifade ediyordu.

Hz. Şuayb (a.s.) de kavmini Allah’tan başka ilah olmadığına, yalnızca Allah’a kulluk etmeleri gerçeğine davet ediyor ve namazını kılıyordu. O’nun namazı da onların içinde bulunduğu ekonomik, siyasal ve sosyal düzenin yanlış olduğunu haykırıyordu. Onların Şuayb’a (a.s.) karşı tepkileri Kur’an’da şöyle geçmektedir:

“Dediler ki: Ey Şuayb! Babalarımızın taptığı şeyleri, yahut mallarımız hususunda dilediğimizi yapmayı terk etmemizi sana namazın mı emrediyor. Oysa sen yumuşak huylu, akıllı birisin.”

Hz. Şuayb’ın namazından şunu da anlıyoruz: Namaz, mü’mini pasifize eden, toplumsal olaylardan uzaklaştıran bir ibadet değil, aksine onu toplumun inkârlarına ve sapmalarına karşı koyarak, kötülüklerden alıkoyması için mücadeleye sevk eden bir güçtür.

Namaz Nedir,namaz hakkında neler bilmek istiyorsanız hepsi burada,namaz dinin direğidir.

Sosyal Medyada Paylaş Facebook Twitter Google+

Etiketler:
Eklenme Tarihi: 12 Ekim 2015

Facebook Yorumları

Konu hakkında yorumunuzu yazın